09 Şubat 2026 Pazartesi
Mersin, 9 Şubat akşamı tiyatro sahnesinde yoğun bir programa ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Kentin farklı noktalarında sahnelenecek üç ayrı oyun, sanatseverleri hem klasik hem de modern yorumlarla buluşturacak.
Mezitli Kültür Merkezi, saat 20.00’de “Ruh Öküzüm” adlı tiyatro oyununa ev sahipliği yapacak. Sahne dili ve hikâyesiyle izleyiciyi düşünsel bir yolculuğa çıkaran oyun, toplumsal ve bireysel meseleleri mizah ve eleştirel bir anlatımla ele alıyor. Tiyatroseverlerin yoğun ilgi göstermesi beklenen oyun için bilet satışları sürüyor.

Silifke Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu Kültür Merkezi’nde ise aynı saatlerde dünya edebiyatının önemli eserlerinden biri sahneye taşınacak. Johann Wolfgang von Goethe’nin romanından uyarlanan “Genç Werther’in Acıları”, saat 20.00’de tiyatro izleyicisiyle buluşacak. Eser, aşk, yalnızlık ve bireyin iç dünyasına dair güçlü anlatımıyla dikkat çekiyor.
Mersin Yenişehir Atatürk Kültür Merkezi’nde ise saat 20.30’da “Gömercin Kuşları Sahnede” gösterisi izleyiciyle buluşacak. Ayşe Balıbey ve Kaan Sekban’ın sahne performansıyla hayat bulan gösteri, tiyatro ve sahne sanatlarının farklı disiplinlerini bir araya getiriyor. Eğlence ve anlatıyı harmanlayan yapımın, geniş bir izleyici kitlesine hitap etmesi bekleniyor.
Aynı akşam üç farklı ilçede sahnelenecek oyunlar, Mersin’in kültür ve sanat takvimindeki hareketliliği bir kez daha ortaya koyuyor. Tiyatro salonlarında farklı türlerde yapımların izleyiciyle buluşması, kentte sanat etkinliklerine olan ilgiyi de artırıyor.
Yetkililer, etkinliklere katılmak isteyenlerin bilet ve salon bilgilerini önceden kontrol etmeleri gerektiğini hatırlatırken, kültür merkezlerinde yoğunluk yaşanabileceğine dikkat çekiyor.
Sindirim sistemini ağızdan anüse kadar etkileyebilen Crohn hastalığı, kronik ve iltihaplı yapısı nedeniyle hastaların hayat kalitesini ciddi ölçüde düşürebiliyor. Gastroenteroloji Uzmanı Dr. Sami Evirgen, toplumda yeterince tanınmayan bu hastalıkta teşhis gecikmelerinin sık yaşandığını belirterek, uzun süren sindirim sistemi şikâyetlerinin mutlaka ciddiye alınması Crohn hastalığının en sık ince bağırsağın son kısmı ve kalın bağırsağı tuttuğunu ifade eden Hayat Hastanesi Gastroenteroloji UzmanıDr. Evirgen, hastalığın ataklar ve sakin dönemler halinde seyrettiğine dikkat çekti. Uzm. Dr. Evirgen, “Crohn hastalığı, belirtilerinin kişiden kişiye değişmesi nedeniyle çoğu zaman göz ardı edilebiliyor. Oysa erken tanı, hastalığın seyrini kontrol altına almak açısından büyük önem taşıyor” dedi.
Hastalığın belirtilerinin, tutulum bölgesine ve hastalığın şiddetine göre farklılık gösterdiğini kaydeden Uzm. Dr. Evirgen; uzun süreli ishal, karın ağrısı ve kramplar, kilo kaybı, iştahsızlık, halsizlik, dışkıda kan veya mukus, ateş ve kansızlığın en sık görülen şikâyetler arasında yer aldığını söyledi. Bu belirtilerin haftalarca devam etmesi halinde mutlaka bir uzmana başvurulması gerektiğini belirten Evirgen,
“Ertelemek, hem tanıyı hem de tedaviyi zorlaştırabiliyor”
uyarısında bulundu.
Crohn hastalığının tanısının tek bir testle konulamadığını dile getiren Uzm. Dr. Sami Evirgen, ayrıntılı tıbbi öykü, fizik muayene, kan ve dışkı testleri, kolonoskopi ve biyopsi gibi yöntemlerin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti. MR veya BT enterografi gibi görüntüleme yöntemlerinin de tanıda önemli rol oynadığını belirten Evirgen, doğru tanının diğer iltihaplı bağırsak hastalıklarından ayırıcı olması açısından kritik olduğuna dikkat çekti.
Crohn hastalığının kesin bir tedavisi bulunmamakla birlikte, modern tedavi yöntemleri sayesinde hastalığın büyük ölçüde kontrol altına alınabildiğini belirten Hayat Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Dr. Evirgen, tedavi sürecinin kişiye özel planlandığını söyledi. İltihap giderici ve bağışıklık düzenleyici ilaçlar, biyolojik tedaviler, beslenme düzenlemeleri ve destekleyici uygulamaların tedavide yer aldığını aktaran Dr. Evirgen, gerekli durumlarda cerrahi seçeneğin de gündeme gelebileceğini ifade etti.
Tedavide asıl hedefin yalnızca belirtileri azaltmak olmadığını vurgulayan Uzm. Dr. Evirgen,
“Amaç; bağırsak hasarını önlemek ve hastanın uzun vadeli sağlığını korumaktır”
derken,
“Crohn hastalığı ile doğru tedavi ve düzenli takip sayesinde aktif ve sağlıklı bir yaşam sürmek mümkündür”
sözleriyle toplumu bilinçli olmaya da davet etti.
gerektiğini vurguladı.
Mersin’in Silifke ilçesinde, örtü altında yetiştirilen ve döllenmesi doğal olarak arılar tarafından sağlanan erik ağaçları çiçek açtı. Örtü altı üretimin önemli merkezlerinden Silifke’de, açık alanda nisan ayının ilk haftasında hasadı yapılan can eriğinin, örtü altında mart ayının ilk haftasında hasat edilmesi hedefleniyor. Çiçeklerin meyveye dönüşme sürecindeki döllenme ise sera içerisine yerleştirilen kovanlardaki arılarla sağlanıyor.
Çiçek açan örtü altı erik bahçesinde incelemelerde bulunan üretici Burak Temur, Türkiye genelinde kar yağışıyla her yer beyaza bürünürken Silifke’de bahar havasının yaşandığını söyledi. 3 dönümlük erik bahçesini sezon öncesinde örtü altına aldığını belirten Temur, ağaçların çiçek açtığını ifade ederek,
“Bahçemizi ocak ayının başında hazırladık. Bambus ve bal arılarıyla tozlanmayı sağlıyoruz. Şubat ayının ilk haftasında çiçek açan bahçemizde mart ayında hasat yapmayı hedefliyoruz. Yaklaşık 6 ton ürün bekliyoruz. Türkiye’nin her yeri kar kış içindeyken bahçemizdeki ağaçlar beyaza büründü”
dedi.
Bölgenin mikroklima özelliği ve ürünün doğal yöntemlerle yetiştirilmesi sayesinde meyvenin daha lezzetli olduğunu belirten Temur,
“Tüccarlar özellikle bu bölgenin mahsulünü almak istiyor. Ürünlerimiz yoğun ilgi görüyor. Umarım hasat dönemi de çiçek dönemi kadar verimli geçer”
diye konuştu.
Silifke Ziraat Odası Başkanı Kemal Gezer ise Göksu Vadisi köylerinden Keben başta olmak üzere Sabak, Bükdeğirmeni, Karakaya, Evkafçiftliği, Kargıcak, İmambekirli, Karahacılı, Ortaören ile Kabasakallı Mahallesi ve Atayurt, Atakent, Taşucu bölgelerinde erik üretimi yapıldığını belirtti. Bu yıl yaklaşık 300 dönüm araziden 300 ton civarında erik hasadı beklediklerini ifade eden Gezer,
“Göksu Vadisinin mikroklima özelliği sayesinde Türkiye’nin ilk turfanda eriği Silifke’de yetişiyor. Şubat ayının ilk haftasında örtü altındaki erik ağaçları çiçek açmaya başladı. Üreticilerimiz ağaçları erken uyandırmak için seralarında gece gündüz soba yakıyor. Örtü altı bahçelerde martın ilk haftasında hasat yapılabiliyor. Erken hasat sayesinde fiyatlar da yüksek oluyor. Açık alanda ise ilk hasat nisan ayında yapılıyor”
ifadelerini kullandı.
Gezer, önemli olanın çok alandan çok ürün almak değil, az alandan yüksek verim elde etmek olduğunu da sözlerine ekledi.
E-haciz vurdu, çarklar durdu
Mersin Sanayici ve İş İnsanları Derneği (MESİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Adnan Gündoğdu, esnafın borç ve e-haciz kıskacında ayakta kalma mücadelesi verdiğini söyledi.
Banka hesaplarından gayrimenkullere kadar uzanan e-hacizlerin ticareti durma noktasına getirdiğini vurgulayan Gündoğdu, acil olarak yapılandırma çağrısında bulunarak borçların uzun vadeye yayılmasını istedi.
Krediye erişimin de tıkandığını belirten Gündoğdu, Esnaf ve Sanatkârlar Kredi ve Kefalet Kooperatiflerinden kredi kullanmak isteyenlerin SGK ve vergi borçları nedeniyle geri çevrildiğini ifade etti. Bu tablonun piyasadaki çarkları kilitlediğini söyleyen Gündoğdu, esnafın hem borçlu hem çaresiz bırakıldığını dile getirerek şunları söyledi:
“Kimse borcundan kaçmıyor. Yapılandırma olmazsa esnaf kepenk kapatacak, ekonomi daha da daralacak”
uyarısında bulundu.
NEANDERTAL ZİHNİYETİ İLE YAPAY ZEKA ARASINDA SIKIŞMIŞ BİR TOPLUM
Geleneksel yapılar, şehirleşme ve eğitim arttıkça gevşer. Bu, sosyolojinin en temel gözlemlerinden biridir. Kırsal yapılarda normlar daha katı, roller daha nettir; şehirlerde ise bireysellik, çeşitlilik ve müzakere alanı genişler. Kâğıt üzerinde böyle. Pratikte ise hâlâ aramızda dolaşan bir gerçek var: Modern şehirlerde yaşayan ama zihnen binlerce yıl geride kalmış bir nesil.
Evet, şehirleştik. Beton yükseldi, internet hızlandı, yapay zekâyı tartışıyoruz. Ama bazı evlerin içinde hâlâ ilkel bir düzen hüküm sürüyor. Kadının bedeni, doğurganlığı, itaat düzeyi ve “makbul” davranışları üzerinden kurulan bir iktidar dili… Ve bu dili en sert kullananların bazen kadınlar olması, trajediyi daha da derinleştiriyor.
“Kız doğurdu diye üzerine kuma alırım” diyen kaynana figürü, sadece bireysel bir cehaletin değil; kuşaktan kuşağa aktarılan bir yanlış yazılımın ürünü. Hâlâ bebeğin cinsiyetini belirleyen kromozomun babadan geldiğini bilmeyen, ama buna rağmen gelini yargılama yetkisini kendinde gören bir zihin. Bilgi çağında, biyolojiden bihaber ama otoriteden emin bir tavır.
Daha kötüsü şu: Kız çocuğu hâlâ bazı ailelerde bir birey değil, bir yatırım aracı. Küçük yaşta ev işi öğrenmesi beklenen, “nasıl olsa gidecek” denilerek eğitimi geri plana atılan, duygusal ihtiyaçları görmezden gelinen bir varlık. Ardından sahne değişir. Damat gelir, “emanet” teslim edilir. Sanki bir insan değil de bir mülk devri yapılmaktadır. Yetki babadan kocaya geçer. Kadının öznesi olmadığı bu törensel geçiş, zorbalığın meşrulaştırılmış hâlidir.
Sosyal psikoloji bize şunu söyler: Aşırı kontrol, bireyde ya boyun eğme ya da kırılma yaratır. Bastırılan her duygu, bastırıldığı yerden daha sert çıkar. Zorbalıkla büyütülen bedenler kadar ruhlar da incinir. Sonra “neden bu kadar öfkeli”, “neden bu kadar kopuk”, “neden bu kadar suskun” diye sorarız. Oysa cevap çok basittir: Çünkü hiç konuşmasına izin verilmedi.
Burada denge kritik. Ne evlattan vazgeçmek çözüm, ne de onu kendimizin kopyası hâline getirmeye çalışmak. Sağlıklı ebeveynlik; rehberlik ile kontrol arasındaki ince çizgiyi görebilmektir. Çocuğu korumak başka, onu kuşatmak başka bir şeydir. Birini güçlendirir, diğeri sakatlar.
Trajik olan şu ki; insanlık tarihi yazılımı, uzayı, yapay zekâyı, robot etiğini tartışırken, bu topraklarda hâlâ “sakız orucu bozar mı” sorusu kadar netleşemeyen bir mesele var: Kadın insan mıdır, değil midir? Birey midir, değil midir? Kendi kararlarını alma hakkına sahip midir?
Bir yanda gelişen zekâ, bir yanda Neandertal zihniyetini yaşatmakta ısrar eden bir toplumsal damar. Ve bu damar, sadece köylerde değil; AVM’lerde, metrolarda, caddelerde de karşımıza çıkıyor.
Geçen gün caddede yürürken yaşlı bir teyze gördüm. Elinde telefon, avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Sesi öfkeliydi, dili sertti. Duyduklarım tanıdıktı:
“Sen kızsın kız! Erkek olsaydın sana da böyle demezlerdi!”
Cümlenin devamını duymaya gerek yoktu. Çünkü bu cümle, binlerce kez kurulmuştu. Sadece muhatapları değişmişti. Kız çocuğuna, genç kadına, yetişkin bir bireye… Hepsine aynı yerden sesleniyordu: “Sen eksiksin.”
Oysa mesele ne kız olmak ne erkek olmak. Mesele, insan olmayı becerebilmek. Bilginin bu kadar erişilebilir olduğu bir çağda, cehaleti gelenek diye savunmak artık masum değil. Zorbalık, hangi ambalaja sarılırsa sarılsın, zorbalıktır.
Toplumlar teknolojik olarak değil, ahlaki olarak dönüşür. Aksi hâlde elimizde sadece daha hızlı makineler, ama aynı eski zihniyetler kalır.
Ve asıl soru şudur:
Biz geleceği mi inşa ediyoruz, yoksa geçmişi mi makyajlıyoruz?
Uzm Sosyal Psikolog- Klinik Psikolog
Dr. Gülay GÜMÜŞ
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.